top of page

1971'DEN BUGÜNE

ORTAOKUL MEZUNİYETİ VE SINAV

 

Ülkemizde sosyal, siyasal ve ekonomik çalkantıların artmaya başladığı 1970’li yılların başında, özellikle liselerde ve üniversitelerde sağ-sol çatışmaları ortaya çıkmıştı. Binlerce anne ve baba daha güvenli ve itibarlı bir gelecek için erkek çocuklarını askeri liselere, ülkenin iyi eğitim veren Fen Liselerine ve azınlık okullarına gönderme hayali içindeydiler. Ülkenin dört bir yanında bu düşünce ve hayaller içinde olan ailelerin 13-15 yaşındaki çocukları 1971 Haziran ayında ortaokullardan mezun olunca, bu şartlarda yatılı okullara yönlendirilmişti. 

 

Gençliğin bir adım gerisinde, ergenliklerini yaşayan bu çocukların çoğunun duygularıyla şekillenen hayalleri, anne babalarının hayalleriyle adeta özdeşleşiyordu. Bir ellerinde diplomaları bir ellerinde mürekkepli dolmakalemler bu okulların Giriş Sınavı Başvuru Formunu doldurmanın heyecanını yaşayanların bir kısmının aklında ise en çok Heybeliada ile özdeşleşmiş olan Deniz Lisesi ile Deniz Harp okulunda okuyup siyah-beyaz filmlerdeki çakı gibi birer deniz teğmeni olmak vardı. Temmuz ayı sıcağında yaz tatilinin tadını çıkartırlarken, başvurularının kabul olduğu ve aday numaralarının belirlendiği mektupları aldıklarındaki heyecanları, önlerindeki zorlu bir sınavın heyecanına dönüşüvermişti.

 

Temmuz ayı içindeki Sınav günü sabah erkenden Köprü ve Kadıköy’den kalkan vapura binip Heybeliada’nın en az üç sene tırmanacakları yokuşu ardından sınava girecekleri Deniz Lisesi’nin kapısından (Lumbarağzı deyişi dağarcıklarında henüz yoktu) içeri alındıkları an, çoğu hâlâ yaşamlarının çok önemli bir dönüm noktasında olduklarının bilincinde değillerdi büyük ihtimal. Beyaz üniformalı, belinde sarı sırmalı kemer olan iki subay onları sıraya sokarken ilk kez askeri ortamda sıraya girmenin şaşkınlığı içindeydiler. Üç tarafı yüksek taş duvarla dördüncü tarafında ise tarihi kilise olduğu belli olan eski binalarla çevrili adeta kapalı bir bahçeye açılan dört katlı ortadaki binanın iki yanındaki kapılardan içerde sıra sıra kapıların olduğu dar bir koridora açılıyordu. Bu kat ve üstteki üç kattaki bu kapıların ardı ise içlerinde tek tek üstleri formika kaplı masaların olduğu sınıflardı; aday numaralarının yazılı olduğu sınıfı bulup içeri girdiklerinde masaların üstünde de ellerindeki isim ve aday numaraları yazılı kartlar yapışıktı. Sadece ayak seslerinin duyulduğu sessizlik içinde heyecanlı minik yüreklerin atışları duyulacak gibiydi.

 

Masalara oturulduğunda sağındaki solundaki, önündeki çocuklara atılan kaçamak bakışlarla yabancılık duygularını artırıyordu. Nüfus cüzdanları, kalemler, silgiler masanın üstüne yerleştirilip görevli subay tarafından kontrol edildikten sonra yeşile boyalı cam sınıf tahtasına tebeşirle yazılan sınavın başlangıç ve bitiş saatleri bu yüreklerin atışlarını biraz daha hızlandırmıştı; artık, zamanla da yarışacaklardı. Sınav kitapçığını açıp ilk soruyu okuduklarında ve ilk yanıtı işaretlediklerinde akılları tamamen başarıya odaklanmıştı. Sınavın son sorusunu da yanıtlayıp arkalarına yaslandıklarında zamanın nasıl geçip gittiğinin farkına varamamışlardı büyük olasılıkla. Kimi ise soruların hepsini yanıtlayamamış olmanın üzüntüsü içinde teslim ettiler kâğıtlarını. (Bir kısım adaylar da benzer şekilde ada iskelesi yanında yer alan Deniz Harp Okulu’nda sınava girmişti.)

 

Sabah geldikleri gibi öğleyi bulan sınav sonucunda yine toplu olarak okulun kapısından (lumbarağzından) çıkıp kendilerini bekleyen anne-baba ve yakınlarıyla kucaklaşırken kimi çok sevinçli kimi üzüntülü kimi ise hâlâ heyecanını yenememişti. O anki “Nasıl geçti sınavın?” mealindeki soruların yanıtı ise, hemen hepsi için bilinmezliği de peşinde getiriyordu; umutlar büyüktü doğal olarak. Sınavı kazananlar çok farklı bir yaşamın önlerine serilmesi ile şimdi el ele, omuz omuza olan ve neredeyse yarım asrı geride bırakmış olan içtenlikli arkadaşlıklarla bu okul yıllarından başlayarak çıkarsız ilişki içindeki kardeşliğe evrilen birlikteliğe de adım atacaklardı çok kısa bir süre sonra. İşte, 1971 yılının yaz aylarında başlayıp bugünlere gelene değin geçen yarım asırlık gerçek yaşam öyküleri tam da böyle başlıyordu onların hepsi için. 

 

SINAVI KAZANIP OKULA KAYIT, İLK ÜNİFORMA İLE TANIŞMA VE OKULA GİRİŞ

 

Yurdun dört bir yanından gelip bu sınava katılan binlerce öğrenci içinden sınavı kazandıkları ulusal gazetelerde yayınlanan 118 öğrencinin çoğu okullarında dereceye girmiş başarılı öğrencilerdi. Sırada mülakat ve bedensel test aşaması ile sağlık muayeneleri vardı. Deniz lisesinin spor salonunda yapılan mülakat ve bedensel testi geçenler Kasımpaşa Deniz Hastanesi’nde tüm sağlık branşlarında muayeneden geçip “Askeri Öğrenci Olur” raporu alarak Deniz Lisesi’ne girmeye hak kazanmışlardı. Böylece 1971 yılı Deniz Lisesi sınavını kazanıp okula kayıt yaptırmaya hak kazanan bu öğrenciler, sınavı kazanma sıralarına göre 1001 ile başlayıp 1151 ile biten okul numaraları ile 1000’ler sınıfı olarak anılmaya başlayacaktı; ilk andan itibaren seçkin bir grup öğrencinin bir araya gelmesiyle oluşmuş önce öğrenci, mezuniyetle birlikte subay sınıfı olarak anılacaklardı.

 

İşte zorlu ve sıcak bir yaz geçiren 1000’ler olarak, 1 Eylül 1971 Çarşamba günü sabah Kasımpaşa Deniz Dikimevi’nde bir araya gelerek ilk taburu sivil elbiselerimiz ile yapmıştık. Sonra numara sırasına göre sırayla içeri alınıp üzerimize uyan beyaz üniformalarımızı giymiş ve ailelerimizle birlikte özel bir vapurla Heybeliada’ya gitmek üzere Kabataş vapur iskelesine gelmiştik. Vapurda bize eşlik eden Albayımızın (Eğt. Bşk. Alb. Mehmet Cambazoğlu) üst güvertede heybetli görünüşü ile bize ilk seslenişi çoğumuzun hafızalarındadır hâlâ. Adada vapurdan inince bizi boy sırasıyla Heybeliada’nın sahilinde tabura almışlar ve becerebildiğimiz şekilde uygun adımla bando eşliğinde okula doğru yürümeye başlamıştık. Bu yürüyüşte kimimiz sağ adım atarken, kimimiz sol adım atıyor; kimimizin kolları uygun sallanırken, kimimizin aynı bacak ve kolu havaya kalkıyordu. Bir aylık askeri eğitim göreceğimiz kampta sonrasındaki yürüyüşümüz ise bu yürüyüşümüzü görenleri şaşırtacak hale gelecekti ancak biz o an bunun bile farkında değildik. Üniformalarla acemiliğin en güzel örneğini sunan bu ilk topluca yürüyüş deneyimimizi yaşayarak ve sınavın ardından ikinci kez o meşhur yokuşu yürüyerek okulun lumbarağzına varmıştık. Ailelerden hüzünlü ilk ayrılık ise işte o an başlıyordu. El sallayışları arasından lumbarağzından içeri girdiğimizde ailelerimizi lumbarağzının dışında bırakmanın ilk sızısı ise gece ikili ranzada uykuya dalamadığımız anlarda içimizde ince bir sızı olacaktı. 

 

ASKERİ KAMP, ERGENLİK DÖNEMİ ASKERLİK VE DENİZCİLİKLE İLK TANIŞMA 

 

Okuldaki bir aylık askeri eğitim kamp döneminde taburda hizaya gelişle başlayan eğitimlerimiz uygun adım yürüyüş, Kırıkkale tüfek ile talimler, sağa-sola-geriye dönüşlerle başlayıp nişan alma ile süren bir aylık sıkı piyade eğitiminden sonra hababamvari yürüyüşümüz uygun adım yürüyüşe dönüşecekti. İlk temel denizcilik eğitimimizi ise hemen lisenin altındaki deniz kamp alanındaki 10 metreden uzun büyük kiklerle yapılan kürek ve yelken eğitimleri ile almıştık. Üstümüzde eşofman, başlarımızda beyaz kepler ile Boylarımızın en az bir buçuk misli uzunluğundaki kürekler ile iskeleye bağlı kiklerde hamla, hamla sıvıryası, sıvırya, sıvırya sıvıryası gibi dizilen sıralarda kürekler bizlerin fiziki görünüşüne göre dağıtılırdı. En avantajlı olan ise dümenciydi. Spor saatleri en zevkli geçen süreler olarak o bir aylık bölümün belki de en keyif alınan saatleriydi. Bu bir aylık kamp döneminde sınavı ve muayeneleri kazanıp aramıza katılan kimi arkadaşlarımız aramızdan ayrılmıştı. 118 kişi başladığımız Lisemizde, 01 Ekim 1971 tarihinde dört katlı taş binanın üçüncü katında, beş kısma ayrılarak bir eksikle 117 kişi ilk dersimize girdik. Askeri disipline eklenen derslere uyum süreci kimimize zor gelecekti. Ama yine de ilk yılımızda başarılı bir sınıftık. Giderek de daha başarılı olacaktık.

 

LİSE EĞİTİM VE ÖĞRETİMİ

 

Bizim zamanımızda Deniz Lisesinde eğitim öğretim süresi üç yıldı. Üçüncü sınıflar okulun en kıdemlisi olarak aynı zamanda diğer iki sınıfın kralı pozisyonundaydılar. İkinci sınıflar da bir yıl sonra kral olacak veliahtlar olarak birinci sınıfa kök söktürürlerdi. Kılık kıyafet ve davranış bakımından gün içinde üst sınıflar tarafından uygunsuz bulunursan ve öğleye değin selam verme zorunluluğunda bir yanlış yapmışsan yanmıştın. Sınıflar arası askeri hiyerarşi gereği akşam yapılan yat taburundan sonra üçüncü sınıftan birkaç öğrenci birinci ve ikinci sınıfların tabur önüne gelir ve daha önce bu uygunsuz/disiplinsizlik saydıkları davranışlarını saptadıkları alt sınıf öğrencilerin numaralarını okur, taburun önüne çıkartılırdı. Bu öğrenciler “Ceza Talimi” denilen çeşitli bedensel hareketler yaptırılarak cezalandırılırdı. Kimi zaman bu cezalandırma tüm sınıfa uygulanırdı. Bu talimlerin en serti ve en acımasızı ise merdivenleri “Ördek yürüyüşü” ile çıkartmaktı. Okul yönetimi de ast-üst ilişkisinin bir askeri hiyerarşi içinde benimsenebilmesi için bu cezalandırma yöntemine izin verir hatta desteklerdi. Eğer ceza talimine kalmışsan, bir saate kadar süren bu ekstra spor sayesinde o gece deliksiz uyuyabilirdin. Tabii bir saat süren yatakhane nöbetin yoksa. Numara sırasına göre saat 22’den sabah 7’ye değin tutulan bu nöbette ütü masasının üstünde uyuyakalmak ve diğer nöbetçilerin de bu nedenle nöbete kalkamaması ise toptan cezalandırmaya neden olurdu. Hafta sonu izinsizlik en ağır cezalardan biriydi özellikle evci çıkan öğrencilere. Okula ilk girdiğimiz gün her birimize dağıtılan Disiplin Ceza Talimatı kitapçığını açmak ve içinde muhatap olabileceğimiz cezanın nitelik ve niceliğine bakmak en büyük ürküntümüzdü. 

 

Birinci Sınıf en üst katta, İkinci sınıf ikinci katta, Üçüncü Sınıf birinci kattaki yatakhanelerde yatardı. Giriş katı ise ambar ve yemekhane katıydı. Yatakhane odalarında iki katlı ranzalarımız vardı. 10’lu 20’li gruplar halinde yatardık. Bu nedenle bazen uyumak da zor olabilirdi. İki tarafı yerden tavana camla kaplı köşe yatakhane ise Camlı Köşk diye adlandırılır ve yatakhanenin en lüks kısmı sayılırdı. Lisede günümüz sabah saat 06.30’da çalan ruh delici bir kalk borusuyla başlardı. En sevmediğimiz boru buydu, en sevdiğimiz ise “Yat Serbest” borusuydu ki sohbetlerin derinliğini arttıran bu tınıların, karanlık gecelerde dostluklarımızı pekiştirmekte olumlu etkisini de hissederek hafızalarımızdan hiç silinmeyecek arkadaşlıklara vesile olurdu. Günün başlangıcındaki ilk etkinlik uykusunu alamamış gencecik çocukların sabahın erken saatindeki kahvaltısıydı. Eski kaşar çıktığında kahvaltının tadına doyum olmazdı; bir de gül reçeli efsaneydi. 

 

Günlük zaman çizelgesine göre en sıkıntılı bir saat olan (belki de tüm yatılı okul boyunca en sevimsiz anların yaşandığı saati içeren) sınıf subayının “muayene müracaat taburunda” kontrollerin yapıldığı ceza aldığımız, izinsiz kaldığımız zamandı. Günlük ders programının başlamasından önce güne hazırlık için bir ders süresi olan etüt, sınav yoksa genellikle nöbetçi öğretmene yakalanmamak koşuluyla kolların üstünde kafamızı koyduğumuz masaüstü uyku saati olarak değerlendirilirdi. Sabah 4 ders, öğleden sonra iki ders programıyla devam ederdi gün. Sabah ikinci teneffüste her kısmın önündeki pencerelere tepsiler içinde bırakılan bisküviler ise o küçücük (yani bazılarımız için) bedenlerimizin tat kaynağıydı. Bu minik zevk alınan anlara ihtiyaç duyulan yaştaydık çünkü. Dersler bitince spor saati başlardı. Herkes branşına göre bir spor aktivitesine katılırdı. Futboldan voleybola, jimnastikten eskrime değin hemen tüm branşlarda isteğe ve yeteneğe göre ve her branşın başında üst sınıf takım kaptanı ve onun da üstünde bir subay antrenör ile spor eğitimimizi yapardık. Hafta sonları veya boş günlerde Çam Limanı’ndaki futbol sahamızda sınıfça yapılan iddialı futbol maçları, orta bahçedeki basket maçları en büyük moral kaynağımız ve enerjimizi harcadığımız zamanlarımızdı. 

 

Biz üçüncü sınıf olduğumuzda spor faaliyetleri yanında sanat faaliyetlerine de önem vermeye başlamıştık. Kurduğumuz bir halk müziği topluluğuyla bazı akşamlar konserler vermiştik. Tiyatro grubu kurulmuş ve okulumuzun en önemli geleneklerinden biri olan “Kuzu Günü” kutlamaları sırasında bir oyun da sahnelenmişti.

 

Lise ve Harp okulu yıllarımızın en büyük moral kaynakları yemeklerimiz ve sinema salonunda izlediğimiz birinci vizyon filmlerdi. Eğitim/öğretim gördüğümüz yedi yıl boyunca yediğimiz kadınbudu köfte, dalyan köfte, talaş böreği ve tatlıların lezzetini damağımızda hissettiğimizi anımsar, keyifle bunların sohbetlerini hâlâ yaparız. Lisede haftanın bir gecesi tüm okul olarak tabur halinde Harp Okuluna yürür, hiyerarşi sırasına göre oturduğumuz sinema salonu koltuklarında keyifle izlediğimiz filmlerin hayali ile okula dönerdik. Giderken ki neşemiz dönerken olmazdı doğal olarak.

 

Yüz kişinin üstünde az üstünde öğrencisi olan bir sınıftık; bizden önceki ve sonraki sınıfların öğrenci sayısı bizden fazlaydı. Lise süresince ergenlikten gençliğe geçişin askeri yatılı bir okulda yaşanabilecek her türlü acı-tatlı, neşeli-hüzünlü anlarını yaşamış ve yaşımız kemale erdiğinde bunların bizi büyüttüğünü düşünmüşüzdür. Hemen hepsinde neşeli anılarla dolu kısımların, hüzünlü ve kederli anılarına üstün geldiğini düşünerek o naif günleri hâlâ keyifle anarız. Üç yıl kolay geçmemişti; gerek askeri disiplin, hiyerarşi, gerek derslerin ağırlığı ve öğretmenlerimizin çok titiz ve seçkinci davranışlı olarak bizleri en iyi şekilde yetiştirmek için gösterdikleri çabalar o yaşlardaki bizleri belki biraz hırpalamıştı galiba. Tüm bu süreçte hemen hepimizin biraz buruk ama olması gerektiği gibi yaşama hazırlandığımızı sonraları çok daha iyi anlayacaktık.

 

1974 yazında Liseden mezun olurken üst sınıflardan bize kalan arkadaşlarımızla çoğalarak ergenliği çoktan aşmıştık. 30 Ağustos 1974 günü, üniformalarımızı yavanlıktan kurtaran sarı sakındıraklı şapkalar, siyah ispoletler, çakı cevizi, sol bacağımızda her adım atışta sallanan meç ve en önemlisi beyaz ayakkabılarımızla Deniz Harp Okulu birinci sınıf öğrencisi olarak liseden mezun olup Harp Okulunun lumbarağzından girerken çakı gibi genç denizci görüntümüz, gerçekten ailelerimizle birlikte bizleri çok gururlandırmıştı. Birkaç arkadaşımız üniversite sınavında kazandıkları üniversitelerde öğrenimlerini sürdürmek üzere aramızdan ayrılmışlar; ama çok büyük bir çoğunluğumuz üniversitelerin değişik bölümlerini kazanmış olsa da, Deniz Harp Okulu’na devam etmeyi yeğlemişti. Aramızdan ayrılan arkadaşlarımızı hiçbir zaman unutmadık; ve onların çoğu hâlâ aramızda bizlerle birliktedirler. 

 

HARP OKULU VE EĞİTİM/ÖĞRENİM

 

Bizim sınıf hem zaman hem de eğitim/öğretimin niteliği olarak bazı uygulamaların değişiminin başlangıcına denk gelmişti. Bunlardan ilki, liseye girdiğimiz yıl subay mecburi hizmet süresi ikinci sınıflar için 10 yıl iken, giriş tarihimizden bir ay önce çıkan bir kanun nedeniyle mecburi hizmet süresi bizim sınıf için 15 yıla çıkmıştı. İkincisiyse, biz harp okuluna başladığımızda öğretim süresi dört yıla çıkmış, önümüzdeki sınıf ise üç yıl okuyup harp okuldan teğmen olarak mezun olmuşlardı. Gerçekte Genel Kurmay Başkanlığı’nın harp okulları öğretim süresini bir yıl uzatma yetkisi vardı. Ama harp okulları kanununa göre üç yıl sonra yine de bizleri teğmen yapmak durumundaydılar. Bu nedenle kara, deniz ve hava harp okulu öğrencileri, aynı avukatı tutarak üç yıl sonunda teğmen rütbesini almak için askeri idari mahkemesine dava açmışlardı. Fakat dava kaybedildi. Böylece biz öğrenci olarak dört yıl okuyup altı dalda lisans diploması alarak teğmen olduk. Dört yıl okumanın sevindirici yanı elimizde bir lisans diploması olmasıydı. Subay olmamızın yanında, belirli üniversitelere başvurarak mühendis olma imkânı da elde etmiştik. Sadece bir yıllık teğmen maaşı ve teğmen yaşantısı kaybetmiştik.

 

Liseye göre harp okulu yaşantımız oldukça farklıydı. Artık sabahları o berbat kalk borusunu duymuyorduk ve ranzada yatmıyorduk. Odaları üç veya dört kişi paylaşıyorduk. En önemlisi ceza talimi yoktu. Nerdeyse sınıfımızın yarısı 18 yaşını doldurmuş ve birinci sınıftan itibaren emekli sandığına kaydolmuştu. Çocukluk dönemi bitmiş ve delikanlılık başlamıştı. Aldığımız eğitim ve öğretim gerçekten bizleri topluma hazırlıyordu. 

 

İlk sene ve ikinci senenin ilk yarıyıl, branşlaşma ve mühendislik eğitimine temel ortak derslerle eğitimimizi tamamlarken aldığımız ve belki de çoğu üniversitede olmayan “Yüksek matematik, Calculus” dersleri ile her türlü matematik problemini çözecek, “Fortran-4” bilgisayar yazılım programlama dersi ile karmaşık sorunları çözecek programlama düzeyine o yarılın sonunda erişmiştik. İkinci sınıfın ikinci yarısı isteğin ön planda olduğu ama kontenjanların akademik başarı sıralamasıyla değerlendirildiği ve kontenjan dışı kalanlarında zorunlu olarak ayrıldığı bir seçim yapılarak Makine, Elektrik/Elektronik, Yöneylem Araştırması, Gemi İnşa, Oşinografi ve Uluslararası İlişkiler branşlarına ayrılarak lisans eğitimine başlamıştık. Ortak derslerde Elektrik/Elektronik ile Oşinografi; Yöneylem Araştırması ile Gemi İnşa ve Makine ile Uluslararası İlişkiler branşları aynı kısımda ders görürken branş derslerinde ise, her branş kendi dersliğinde ders yapıyordu. Üçüncü sınıfa geçtiğimizde bir üst sınıfımız üç yıllık mezun olarak teğmen çıkmış ve biz son iki senemizde okulda üst sınıf olduk. Özellikle üçüncü sınıftan sonra üniversitelerden gelen ve akademik ünvanları ve nitelikleri yüksek hocalar da derslerimize giriyorlardı. Yine o dönemde üniversitelerin sosyal-siyasal olarak yaşadıkları olumsuzlukların yarattığı aksamalar nedeniyle düşen eğitim kalitesi sonucu onlardan daha nitelikli eğitim almamızı sağlıyordu. Spor branşlarımızdaki etkinliklerde de oldukça yetkinleşmiş ve hemen hepimizin çoğunluğu bir branşta kendini kanıtlayabilecek düzeye gelmiştik. Ancak, spordan çok keyif almayan arkadaşlarımız ise spor saatlerinde ada etrafında kros yaparak bu zamanı değerlendiriyordu. 

 

Sinema seanslarımız haftanın bir günü sürerken, okul orkestrası, tiyatro kolu, sivil kız okullarıyla sosyalleşme etkinlikleri ise yatılı askeri okul yaşantımızın en renkli zamanları oluyordu. Yazmayı ve okumayı seven arkadaşlarımızın “Duvarların Dili” adını verdikleri ilk duvar gazetesini çıkardıkları ilk günden itibaren bu amatörce hazırlanmış gazetenin okunma oranı giderek artıyor. Ancak bu etkinliğin ömrü, o dönemin ülkenin içinde olduğu atmosferinin de etkisinin olduğunu tahmin ettiğimiz nedenlerle, çok uzun sürmüyordu. 

 

Dördüncü sınıfın ikinci yarı yılında ise özellikle Cuma günleri branşlarımızda yaptığımız projeler için hazırlık olarak serbest bir gün olarak programlanmıştı. Bu günler, proje danışmanlarının direktifleri ve onayları ile üniversitelerde araştırma yapmak üzere okul dışında veya okuldaki laboratuvarlarda serbest akademik çalışmalarla geçiyordu. Örneğin, Oşinografi branşı öğrencileri Seyir Hidrografi ve Oşinografi Dairesinde mesai yaparlarken, Gemi İnşa branşı İTÜ Gemi İnşa Mühendisliğinde çalışıyordu. Proje danışmanı üniversite hocası olanlar ise, o üniversitelere gidip çalışıyorlardı.

 

Haziran 1978 ayı ise, teslim edilen projelerin proje danışmanlarınca onaylanmasının ardından, bitirme sınavlarının verilmesiyle birlikte subaylığa geçişte yaşanan son heyecanın dönemi olmuştu. Sınavların bitimiyle başarılı olanlar mezun olmaya hak kazanmış olarak sevinç ve mutluluk içinde bir aylık izine çıkmışlardı. İzin sonunda yedi senenin mükafatı ve Donanmaya son hazırlık tatbikatı olarak TCG Cezayirli Gazi Hasanpaşa okul gemimiz ile açık deniz tatbikatı seyrine çıkmıştık. Yaklaşık bir ay süren ve sırasıyla Livorno, Tunus, Libya ve ülkemiz turistik sahil kasabalarını içeren bu seyirde bizden önceki sınıfların açık deniz tatbikatlarını yaptığı TCG Savarona’nın o görkemli olduğunu duyduğumuz seyrini yapamamanın da burukluğu içinde bu tatbikat sona ermişti. Sonuçta başarılı olmuş ve Deniz Teğmeni olmaya hak kazanmış olmanın haklı gururu ile bu konunun üstünde o zamanlar pek durmamış hatta fazla da önemseyip üzerinde durmamıştık. Yıllar geçtikçe ve TCG Savarona’yı anımsadıkça, burnunun direği sızlayan Deniz Harp Okulu’nun 205’inci yıl mezunları olan ve genel olarak 1000’ler sınıfı diye anılan bizler, aramıza katılıp bizden kendilerini hiç ayırt etmeyen üst sınıf arkadaşlarımızla birlikte Atatürk’ün kısa sürede olsa yaşadığı güvertelerde dolaşamamanın hüznünü yaşadığımız gerçeğini de aklımızdan hiçbir zaman çıkaramadık.

 

MEZUNİYET VE TEĞMENLİĞE İLK ADIM

 

Omuzlarımıza teğmen rütbesi takılmış üniformalarımızla 30 Ağustos 1978 yılında, 1000’ler sınıfının 101 teğmeni olarak ailelerimizle yaşadığımız gururu hiçbir zaman unutamayacağımızın bilincindeydik. 31 Ağustos’ta yapılan Diploma Töreninde temsili olarak 205. Yıl Baklasını spor salonumuzun hemen yanında kurulmuş ve geminin baş üstünü temsil eden platformdan denize indirdiğimizde, artık tam anlamıyla denizci ruhuna bürünmüştük. Aynı gün diploma töreninden sonra Donanmamızın çeşitli gemi ve kara birliklerine atandığımız tebliğ edildiğinde, Deniz Kuvvetleri saflarına katılmak için geçen bu yedi yıllık süreye değecek bir eğitim aldığımız gerçeğini, o birliklerde görev yaparak çok daha başta kendimiz iyi anlayacak ve ast, üstlerimize de kanıtlayacaktık. Sonuçta bizden önce mezun olmuş büyüklerimize göre lisans diplomasına sahip ilk deniz subayları olarak kendimizi ayrıcalıklı olarak da hissediyorduk, her ne kadar bize şaka olarak “dallama” diye takılanlar olsa da. Liseden itibaren başlayıp başarılı öğrencilik yıllarımız ve subay olarak sergilediğimiz ciddi hizmetlerimiz bizleri kuvvet çapında1000’ler sınıfı olarak övgüyle anılır duruma getirdiğini söylemek abartı değildir. Bizden sonra dört yıllık Deniz Lisesi ve Deniz Harp Okulu eğitim/öğretimi ise, her geçen yıl daha ileri gitmişti. Ta ki 2016 yılında kapatılana değin. Hemen hepimiz bu okulların tekrar açılmasını diliyoruz ve o kurumlara ve tüm anılarımıza olan aidiyetimizi hiçbir zaman kaybetmedik ve kaybetmeyeceğiz de.

 

EMEKLİLİK

 

Subay çıktığımız 1978 yılı Ağustos ayı sonunda başlayan hizmetlerimiz, bazılarımız için çeşitli nedenlerle gerçekleşen ayrılmalar sonucu daha erken sonlanmış olsa da, TSK Personel Kanunu gereği sınıfımız için en son 2009 yılında albay rütbesiyle son buldu. Balyoz gibi açılan bazı mesnetsiz davalar nedeniyle bazı arkadaşlarımız haksızlığa uğrayıp bir süre acı çekmiş, başarılı ve gelecek vadeden albay/amiral arkadaşlarımız kuvvetten ayrılmak zorunda kalmış olsalar da ülkemize ve milletimize bağlılıklarını bir kez daha kanıtlayarak o acılarını bir nişan gibi içlerinde taşımaktadırlar. 

 

Teğmen olup Deniz Kuvvetlerinin birliklerinde görev yapmaya başlayınca, yedi yıllık yatılı askeri okulda geçen her bir senenin 320 gününü, alt alta üst üste geçiren ve kardeşlik duyguları her geçen gün pekişen gençler olarak, her rütbe ile mesleğimizde ve aile yaşamımız içinde bir kademe daha deneyim sahibi olarak gelişip büyümüştük. İşin en güzel yanı ise, hiçbir zaman birbirimizle bağımız kopmadan, arkadaşlıkla başlayıp kardeşlik mertebesine çıkan birlikteliğimizi sürdürdük ve bundan sonra da sürdüreceğiz. Gencecik yaşlarında ve sonrasında aramızdan ayrılarak bizi sonsuz üzen gönlümüzün yıldızları olarak ruhlarının şad olmasını dileyerek yâd ettiğimiz kardeşlerimizin anısını da yaşatmaya devam edeceğiz. 

 

Her geçen gün bir arada kalmanın, dayanışmanın, paylaşmanın mutluluğunu ve gururunu yan yana geldikçe daha iyi anlıyoruz. 50 yılı aşkın bir süredir devam eden dostluklarımızı daha yakınlaşarak sürdürmek ve keyfini çıkarmak ve çocuklarımızdan sonra torunlarımızın dedeleri ile iftihar etmesini sağlayacak bir kültürel ve sosyal miras bırakmak istiyoruz. Aile üyelerimizin de katılımıyla keyfimizin çapını büyütmek ve renklendirmek bizlerin en büyük beklentisidir. 

SINIF LİSTEMİZ

1.png
5.png
7.png
9.png
11.png
6.png
8.png
10.png
12.png

SINIF BİRLİĞİ ESASLARI

Hakkımızda

Anılar

Aramızdan Ayrılanlar

Blog

Galeri

Powered, designed and secured by Emirhan TUNCER©

bottom of page